'Esnek Ol': Zeynep Selvili ile Hayat Üzerine

'Esnek Ol': Zeynep Selvili ile Hayat Üzerine

'Hayat hakkında tek bir nasihat vermen istenirse ne demek istersin?' diye ben sordum Zeynep Selvili’ye, 'esnek ol' dedi...

"Hayat hakkında tek bir nasihat vermen istenirse ne demek istersin?" diye ben sordum Zeynep Selvili’ye, "esnek ol“ dedi.

"Kendine motto koymakta ısrarcı olma, hayat felsefene sıkı sıkıya tutunma“ diye uzunca anlattı... Ne kadar da doğru aslında; büyük fırtınalar sonucu çınar ağaçları bile devrilebilir ama bir palmiye ağacına bir şey olmaz değil mi? Ya da toprak; üzerine atılan her türlü tohuma yeşerme şansı verir ama çok sert bir kayaya attığınız hiçbir şey eski halinde olmaz paramparça olur. Biraz yumuşamalı, biraz esnemeliyiz. Bazen hayatta biraz da olsa belirsizliğe izin vermek gerektiğini düşünyorum. ışte bu yüzden gelecek konusunda korkmamak ve esnek olmak kendimize yaptığımız sevgi dolu bir yaklaşım bence.

Zeynep Selvili, New York’ta Psikoloji Bilimi üzerine eğitim almış ve kendini mesleğine adamış bir isim. Ayrıca son günlerde yakın zamanda çıkartmayı planladığı kitabı üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyor. Çok mutluyum ki fırsat bulup benim sorularımı yanıtlayacak vakit buldu ve öyle güzel bilgiler paylaştı ki... Tüm yanıtlarını dikkatlice okuyun hatta üzerlerinde tek başınıza kalıp düşünün derim. 

ış hayatımızda ve sosyal yaşantımızda her statüden insanın bence en büyük problemlerinden biri "hayır" diyememek. “Hayır” demenin kişinin kendine verdiği değerle ilgili olduğunu düşünüyorum ama peki ne zaman “hayır” demeliyiz, ne zaman “evet “ demeliyiz?

Çok doğru. O kadar çok başkalarının isteklerine odaklanıyoruz ki çoğu zaman kendi ihtiyaçlarımızın, isteklerimizin farkında bile değiliz. “Hayır” demek bazılarımız için korkunç zor; özellikle küçük yaşlardan itibaren “elalem ne der”, “büyüklerine saygısızlık etme” kaygısıyla büyüyen bireyselliğin arka planda olduğu kolektif toplumların çocukları için. Bir kural esnek değilse, ahlaki olarak çoğunluk tarafından doğru kabul edilmiş, annemiz babamız tarafından sıkı sıkı tembih edilmiş olsa da sıkıntıya sebep olabiliyor. Bireyselliğin bencillik, bencilliğin de kötülük olduğunu yaşam anayasası belirlemiş birini ele alalım mesela — ki çoğu hayır demekte zorluk çeken insan aynı kurala göre yaşar. O zaman, kendi ihtiyacına ters düşen, kendinden önce bir başkasını düşünmenin kendine zarar verebileceği, değer verdiği şeylere ters düşeceği bir durumda bile o insan "hayır" diyemiyor. Çünkü deneyimlerinden biliyor ki eğer “hayır” derse kendini suçlu ve kötü biri gibi hissedecek. En sonunda da bu duyguya dayanamayıp kendisi için zor bile olsa, ne yapıp edip o insanı memnun etmeye çalışacak ve bu da beraberinde kendine ve diğer insana öfke duygusunu getirecek. Ne anladım ben böyle “evet”ten! Mutlak bir formülü olduğuna inanmamakla birlikte, bence neden “evet” dediğimizin farkında olmalıyız ve bu konuda da duyumlarımıza güvenmeliyiz. Eğer karşımızdakine “evet” dememizin ağırlıklı nedeni, “hayır” dersek bizi cezalandırabileceğini, bizi sevmeyi bırakabileceğini, hatta bizi terk edebileceğini; veya “hayır” dersek içimizdeki o “kötü birisin!”, “ne kadar bencilsin!”, “‘hayır’ dememeliydin!” diyen sese dayanamayacağımızı düşünmemizse, bunlar “evet” demeden önce bir defa daha düşünmemiz için yeterli sinyaller. Tabii iş hayatında bazen istemediğimiz şeyleri, kim bilir belki de “promosyon alamam”, “işten atılırım”, “patronumla ters düşerim” gibi korku motivasyonuyla yapmak durumunda kalacağımız durumlar olabilir. Hatta büyüklerimizin bize verdiği mesajlardan birçoğunun da ana temasıdır: “bazen istemediğin şeyleri yapmalısın.” Fakat oradaki “bazen” ne kadar vurgulansa az. Çünkü “bazen” kelimesi bu katı kurala bir esneklik getirir ve az önce de dediğim gibi, kurallarda esnekliklere ihtiyacımız vardır. Esneklikler olmalı ki kendimizi sıkışmış, hiçe sayılmış hissetmeyelim.

Hepimizin amacı mutlu bir yaşam sürmek. ınsanların mutlu ve tatmin olduğu bir yaşam sürmesi için farklı bir boşluğu daha doldurması gerekiyor diye düşünüyorum. Bu boşluğun dolması için önce neye ihtiyacımız olduğunu bulmamız gerekiyor. Bunun için bize önerebileceğin bir yöntem var mı? Önceliklerimizin neler olduğunu bulmak, nelerin bizi tatmin ettiğini keşfetmek için nasıl düşünüp, yaşantımızı nasıl sorgulamalıyız? 

Amacımızı mutluluk’tan alıp, anlam’a koymalıyız bence. Mutluluğu amaç gören herkese bir haberim var; amacınıza hiçbir zaman ulaşamayacaksınız. Bir duyguyu amaç diye belirleyemeyiz ki… Mutluluğu amaç edinmek, güneşin dünya üzerinde dönmesini amaç edinmek gibi. Kontrolü bizim elimizde olmayan bir şeyi amaç diye belirlemek baştan başarısızlık ve hayal kırıklığına davetiye. Duygudur, gelir ve geçer. Sonra tekrar gelir. Sonra tekrar geçer. Bu böyle bir döngüdür ve kontrolü bizim elimizde değildir. Halbuki hayatımızı anlamlı, daha zengin, daha renkli kılmak bizim elimizdedir. Bazılarımızın daha az imkanı, daha az kaynağı vardır, ama hepimizin seçme hakkı vardır. Sınırlı olasılıklar için de bile hayatımıza anlam katmak bizim elimizdedir ki bunun bence en güzel örneklerinden birisi yazar ve psikoterapist Viktor Frankl’dır. Kendisi konsantrasyon kampında bile hayatını anlamlı kılabilmeyi başarmıştır. Muhakkak, “ınsanın Anlam Arayışı” kitabını tavsiye ederim. 

Benim için bu hayatta neyin önemli olduğunu anlamak için şu senaryoyu getiriyorum gözümün önüne: 80. veya 90. doğumgünü partimdeyim. Ve hayran olduğum, çok sevdiğim veya düşüncelerine çok saygı duyduğum bir kişi kalkıp karakterim, hayatım ve yaptıklarım hakkında bir konuşma yapacak. Neler söylemesini isterdim? Neler söylerse kendimle gurur duyar, tüylerim diken diken olur, gözlerim dolardı? Bunu düşünmek, bu hayatta benim için değerli olan şeyleri, isteklerimi, ihtiyaçlarımı, hedeflerimi anlamak için çok güçlü bir yöntem, çok güçlü bir egzersiz.

Her daim mutlu kalmak diye bir şey var mı? Mesela sen mutsuz olmaktan korkar mısın? Hepimizin içinde sanırım bu büyük bir korku, oysa ki mutsuzlukta olacak elbette öyle değil mi?

Mutsuzluktan korkmuyorum. Mutsuz olmayı seviyor muyum? Hayır, sevmiyorum. Kimseyi de tanımadım mutsuz olmayı seven. Fakat sevmemem direnç gösterdiğim anlamına gelmesin. Sevmiyorum fakat mutsuz olduğum da kendimi yiyip bitirmemeye de özen gösteriyorum. Tabii bazı zamanlar mutsuzluğa yenildiğim oluyor, olmuyor değil ama sonra mutsuzluğumla beraber hayatıma devam ediyorum. Bu yüzden korkmuyorum sanırım mutsuzluktan çünkü hareketlerimin kontrolünün duygularımda olmadığını biliyorum. Kuşkusuz epeyce etkileri var, fakat adımlarımızı duygularımızdan bağımsız atabiliriz. Dediğin gibi, mutsuzluk elbette olacak. Fakat her duygu gibi onun da bir vadesi var. Nasıl ki her daim mutlu kalamazsak, her daim mutsuz da kalamayız. Böyle bir şey en azından şu anki donanımızla mümkün değil.

Sence bir insan için en büyük tehlike nedir ?

“Elimden bir şey gelmiyor, ben böyleyim.” demek. Çünkü masum gibi görünen bu cümle aslında varoluşumuzun büyük ölçüde dış etkenler tarafından kontrol edildiğine inandığımızı gösteriyor. Bizi diğer canlılardan ayırt eden kişisel farkındalığımız, yani düşünme ve karar verme kapasitemizdir. Bu becerilerimiz sayesinde, kaderimize seçimlerimizle yön verebiliriz. Başımıza gelen olayları seçme özgürlüğüne sahip olamasak da; olaylara nasıl baktığımız, onları nasıl yorumlayıp, nasıl tepki verdiğimizi seçme özgürlüğüne sahibiz. Özgürlüğümüzün ve karar verebilme potansiyelimizin varlığını reddetmeyi seçersek kurban olmayı seçeriz. Dünyada olmaktan rahatsızlık duymaya başlar; huzursuz, hep bir korku ve endişe halinde oluruz. Yaşayabilmek için aracı olan fakat amacı olmayan insanlara dönüşürüz. Hür irademizi, yani seçme özgürlüğümüzü kullanacak cesaretten yoksun olmak ve hayatımızın kişisel anlamını keşfetmek doğrultusunda sorumluluk almaktan kaçmak... ışte benim için en büyük tehlikenin tarifi budur.

ıçimizdeki bizi cezalandırıcı ve bizden sürekli bir şeyler talep eden sesi nasıl bastırabiliriz? Biliyorum ki pek çoğumuz bu sesler ile mücadele halinde...

Ne yazık ki… Çoğumuzun çok sık aktive olan cezalandırıcı bir tarafı var. Cezalandırıcı tarafımız zihnimizi ele geçirdiğinde kendimi kötü hissettiğimiz zamanlarda bile bize kızıyor. Resmen bizi sorumlu tutuyor hayatımızda kötü gitmiş, giden her şey için. En kötüsü de hata yaptıysak— ki insanız elbette ki hatalar yaptık ve yapacağız— cezalandırılmayı hak ettiğimizi düşünüyor. Hem de dibine kadar! Bu taraf bize, kötü, aptal, tembel, işe yaramaz, umutsuz olduğumuzu düşündürtüyor. Çok iyi bilirim, bazen bu düşünceler, bu hisler o kadar güçlü olurlar ki, insan var olmanın hiçbir manası yokmuş gibi hisseder. Fakat unutmamalıyız ki bu cezalandırıcı tarafımıza rağmen içimizde bir de sağlıklı bir yetişkin yatıyor. Ve o sağlıklı yetişkin tarafımız duygularımızla başa çıkabilir ve sorunlarımızı çözebilir. Bu tarafımız henüz çok gelişmemiş olabilir, çünkü biz kendimizi kötü hissettiğimizde devreye sağlıklı yetişkini sokmaktansa cezalandırıcı ebeveyn modunu sokmaya o kadar alışmısız ki, sağlıklı, güçlü tarafımız pratiksizlikten kendini geliştirememiş. Kendi kendinin anne-babası olmayı öğrenmek gibidir bu süreç. Bunun için kendimizi kötü hissettiğimizde, hoş olmayan bir olay ile karşılaştığımızda, kendimizi cezalandırmak yerine, kendimize nasıl daha fazla şefkat gösterebileceğimizi; kendimizle nasıl daha iyi ilgilenebileceğimizi ve nasıl daha iyi ilişki kurabileceğimizi öğrenmeliyiz. şahsen ben, kendinimi üzgün, kırgın, yaralı, umutsuz, yani kısacası incinmiş, yara almış bir çocuk gibi hissettiğimde, gözlerimi kapatıp, her ne hissediyorsam onu oldukça iyi hissetmeye çalışıyorum. Sonra da kendime, neye ihtiyacım olduğunu ve ne istediğimi soruyorum. Ve içimdeki sağlıklı yetişkinin, içimdeki yara almış küçük ben ile ilgilenmesine izin veriyorum. Sağlıklı yetişkin Zeynep’in, yaralı küçük Zeynep’in yanında durduğunu ve ona şefkat verdiğini hayal ediyorum.

Çünkü kendimizi böyle mutsuz ve umutsuz hissettiğimiz zamanlar, yani incinmiş, yaralı bir çocuk moduna girdiğimiz zamanlar aktive olan cezalandırıcı tarafımızın istismarına karşı duracak bir tarafa ihtiyacımız var. O sağlıklı olan tarafımızı geliştirmek için bilinçli bir çaba harcamalıyız. Olumsuz iç sesimizin, yani cezalandırıcı sesimizin gerçekleri yansıtmadığını bilerek, karşısında durmak çok önemlidir. ıçimizdeki yaralı çocukların zor durumlarla baş edebilmesi için destek, teselli ve şefkata ihtiyacı var. Her gün, her saat, her an! 

Hayat hakkında tek bir nasihat vermeni istesem, ne söylemek isterdin?

Geçenlerde ben de bunu sordum Instagram’dan takipçilerime. Zor bir soruymuş gerçekten. şimdi herkesin neden zorlandığını daha iyi anladım. Tabii “tek bir” denilince insan ister istemez ne aklına gelirse gelsin, yetersiz olduğu kararına varıyor, eksikleri daha gözüne çarpıyor nasihatının. Bu defolarını göz önünde bulundurarak cevap veriyorum: hayat hakkında tek bir nasihat verme hakkım olsaydı, “esnek ol” derdim. Kendine motto koymakta ısrarcı olma, hayat felsefene sıkı sıkıya tutunma. Esnek ol. Çünkü katı olursan sık darbe alırsın. Esnek olursan neyin sana iyi geldiğine, neyin gelmediğine karar verdikten sonra şekillenebilirsin. Israrcı olmazsan bir şeyde, hayatın sunduklarından faydalanabilirsin. Böylece daha zengin bir hayatın olur.

Örneğin, “iyimser ol” dersek sürekli kendimize, habire iyi düşünmemiz gerektiğini söylersek, o zaman kötü düşündüğümüz zamanlar kendimizi bir de kötüyü düşündüğümüz için suçlarız. Acımız kendi başına yetmiyormuş gibi, bir de oyun bozanlık yapıyormuşcasına kendimize kızar, acımıza başka acı da katarız.

 

 

Sevgiler,
Duygu Özdemir

Bu Yazılar da İlginizi Çekebilir

Juico ile Juice Cleanse Zamanı...
+
Juico ile Juice Cleanse Zamanı...

Sağlıklı beslenmeyi bir adım öteye taşımak istersek bunu juice cleanse ile başarmak mümkün!

Acil Bir Hobi Edinmeliyim!
+
Acil Bir Hobi Edinmeliyim!

Yurt dışındaki bloggerları takip ederken farkettim de, yaşlarına, iş alanlarına bakmaksızın herkesin kendini geliştirdiği, sevdiği, ilgi duyduğu, üzerinde çaba ve zaman harcadığı bir hobisi var.